Rumelikavağı Sarıyer İstanbul


Takvimler 15 Nisan 2017’yi, günlerden çarşambayı gösteriyordu. Kadim şehir İstanbul, nisanın serin rüzgarlarıyla uyanırken, adımlarım beni Boğaziçi’nin en kuzeydeki sınır boyuna, Karadeniz’in hırçın dalgalarıyla kucaklaşan ilk kaleye: Rumelikavağı’na doğru sürüklüyordu.

Sarıyer’in meşhur börekçisinden itibaren başlayan, iki arabanın yan yana geçmekte zorlandığı o dar ve çetin sahil yolunu, Liman Caddesi’ni geride bıraktım. Tam 2,4 kilometre boyunca dalgaların şarkısını dinleyerek yürüdüm ve nihayet köyün koruyucusu gibi uzanan mendireğe, balıkçı teknelerinin sığındığı o küçük limana ulaştım.

Rumelikavağı Sarıyer İstanbul

Solumda deniz kurtlarının mekanı Kavak Balıkçısı, sağımda ise mevsimin henüz erken oluşundan ötürü sessizliğe bürünmüş Rumeli Kavağı Spor Kulübü Sosyal Tesisleri yükseliyordu. Bu tesis, paranın esiri olmamış, akrabalık ve dostluk bağlarıyla harmanlanmış son kaleydi; zira o dönem sadece 10 TL gibi küçük bir bedelle, insanlara deryanın bereketini sunuyor, kredi kartı denilen modern çağın zincirlerini kapısından içeri sokmuyordu.

Burası sadece bir semt değil, Boğaz’ın en büyük balıkçı köyüydü. Dört bini aşkın insanın yaşadığı bu topraklarda, Karadeniz’in hırçın dalgalarıyla büyümüş Trabzon göçmenleri hüküm sürüyordu. Eskiler anlatır ki; yakın zamana kadar halkın yüzde sekseni geçimini ağlardan ve sulardan sağlar, geri kalanı ise toprağı işler, bağ ve bahçecilik yapardı.

Şimdilerde ise köy, kapılarını cihanın dört bir yanından gelen seyyahlara açmıştı. Denizden çıkan midyeler, kalkanlar ve envaiçeşit derya kuzusu, köy halkının en büyük kudret ve gelir kaynağına dönüşmüştü. İskele’den Şampiyon’a, Kahraman’dan Ayder’e kadar sayısız lokanta, adeta boğazın kıyısında bir lezzet ordusu gibi sıralanmıştı.

Tam o sırada, iki ulu direk arasında dalgalanan devasa bir sancak gördüm. Rumelikavağı Telli Baba Güzelleştirme ve Çevre Koruma Derneği tarafından asılan bu levhanın bir yanında şanlı Türk Bayrağı, diğer yanında ise Başkumandan Atatürk’ün resmi göğe yükseliyordu. Göğsüm kabardı, gözlerim ufku taradı.

Satıcıların ve seyyahların buluşma noktası olan İskele Meydanı’na girdim. Burası Google haritalarında İskele Caddesi diye anılan, Hacıosman Metrosu’ndan gelen 25A numaralı İETT otobüslerinin yolcu indirip bindirdiği bir merkezdi.

Meydanı bir kartal gibi 360 derece süzdüm. Doğuda, sahilin hemen kıyısında İskele Balık Lokantası ve hemen ardında kaleli kapısıyla askeri bölge yükseliyordu. Batıda, Göğe uzanan minaresiyle Rumelikavağı Ulu Camii, midyeciler ve derya nimetlerini sunan dükkanlar sıralanmıştı.

Köyün en kudretli mekanı olan İskele Balık Lokantası’na adım attım. Sahilde denize sıfır masalarından bakınca, dünyanın en büyük yapılarından biri olan Üçüncü Boğaziçi Köprüsü (Yavuz Sultan Selim Köprüsü) tüm ihtişamıyla göğü yırtıyordu. Tam karşıda ise Asya’nın bekçisi Anadolukavağı ve Antik Çağ’dan beri ayakta duran Yaros Kalesi görünüyordu. Bir vapur ya da tanker düdüğüyle irkilene kadar, insan kendini Antik Çağ’ın dehlizlerinde kaybolmuş hissediyordu.

Mekanın bir görevlisi yanıma yaklaştı ve sundukları ziyafeti bir destan gibi saymaya başladı: Lakerdalar, çirozlar, ahtapot salataları, hamsinin her hali, kalamar ızgaralar, balık paçangaları ve fener kavurmalar… Bu lezzet şöleninin bedeli ise o dönem adam başı 100 ile 300 Lira arasında değişiyordu. Alkolsüz ve mezesiz bir karın doyurmanın bedeli ise 40-100 Lira arasındaydı.

Lokantadan çıkıp ahşap ve betonun birleşimi olan tarihi Rumelikavağı İskelesi’ne doğru yürüdüm. Burası deniz yoluyla gelen seyyahların karaya ayak bastığı ilk rıhtımdı. Hemen kuzeyinde, Sarıyer Belediyesi tarafından yeşillendirilmiş, üzerinde ulu önderin “Bağımsızlık ve Özgürlük Benim Karakterimdir” sözü kazınmış Atatürk büstünün bulunduğu Mehmet Koçali Parkı yer alıyordu.

Az sonra karşıma 270 derecelik bir görüş açısıyla denizin ortasında bir yarımada gibi yükselen Ayder Balık Lokantası çıktı. Burası krallara layık bir manzaraya sahipti ancak bedeli de ağırdı. Bir sabah kahvaltısı için 50 TL talep ediyorlardı. Nedenini sorduğumda, esnafın cevabı tokat gibi patladı.

“20 TL’si manzaranın bedelidir!”

Akşam ziyafetinin bedeli ise 500 TL’ye kadar çıkıyordu. Cüzdanımın bu güce yetmeyeceğini anlayarak kuzeye, köyün meşhur plajlarına (Elmaskum, Aile Plajı, Altınkum ve Askeri Plaj) doğru ilerledim. Altınkum, hafta sonları İstanbullu kavimlerin akınına uğrayan büyük bir vadi gibiydi.

Geri dönüş yolunda, tüm İstanbul’da nam salmış, balıkçıların şahı Balıkçı Kahraman’ın kapısına vardım. Burası kalkan balığının ızgarada adeta bir sanat eserine dönüştüğü yerdi. Kalkan masanıza temizlenmiş ve kaşıkla yenmeye hazır bir şekilde getirilirdi. Ancak bu sofraya oturmak için gerçekten “Kahraman” olmak gerekirdi; zira kişi başı bedel 350 ile 1200 TL arasında değişen bir servetti!

Son olarak, bu toprakların asıl efsanesine, unutturulmaya çalışılan ama Rumelikavaklılar tarafından yeniden canlandırılan Midyecilik zanaatına şahit olmak için Şampiyon Lokantası’na uğradım. Burası midyenin anavatanıydı. Kuşaklardan kuşağa aktarılan bu zanaat, 31. Bayır’ın altındaki Midyeciler Çarşısı’nda hayat buluyor ve buradan tüm Türkiye krallıklarına tonlarca midye sevk ediliyord

Uzun lafın kısası; Rumelikavağı, Boğaziçi’nin en çetin ve en cömert balıkçı köyüdür. Burada her keseye göre bir kader vardır. Dileyen 10 TL’ye deniz kenarında bir balık-ekmekle doyar, dileyen 1200 TL’ye Kahraman’ın kalkan sofrasında krallar gibi ağırlanır.

Ancak en büyük zenginlik ücretsizdir. Dünyanın sekizinci harikası olan Boğaziçi’nin o doyumsuz ihtişamını hissetmek için, Sarıyer sahil yolunda rüzgara karşı yürümek yetebilir…

Bir cevap yazın