Garipçe Köyü Sarıyer İstanbul


Garipçe, Rumeli Kavağı ile Rumeli Feneri arasında, sarp kayalıklar ve dik yamaçlar üzerine kurulmuş küçük bir koydur. Sarıyer ilçe merkezine yaklaşık 10 kilometre mesafededir. Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün Avrupa ayağı, köyün güneyindeki Garipçe Burnu’nda yer alır. Köyün %85’i ormanlık alandır. Göçmen kuşların geçiş güzergahı üzerinde olması nedeniyle kuş gözlem etkinliklerine de ev sahipliği yapar.

Köyün geçmişi Antik Çağ’a kadar uzanmaktadır. Tarihçi Homeros tarafından “Kharybidis” olarak adlandırılan bölge, mitolojide Argonotlar’ın “Altın Post” arayışındaki duraklarından biri olarak geçer. Garipçe Kalesi: 18. yüzyılda, Sultan III. Mustafa döneminde (1757-1774) inşa edilmiştir. Boğaz’ın kuzey güvenliğini sağlamak amacıyla Anadolu tarafındaki Poyrazköy Kalesi ile karşılıklı olarak konumlandırılmıştır. Kalenin gözetleme kulesi, Fransız askeri danışman Baron de Tott tarafından 1778 civarında yapılmıştır. Kale, beşik kemerli gözetleme pencereleri ve kâgir yapısıyla dikkat çeker.

Garipçe, günümüzde de geleneksel yapısını büyük ölçüde koruyan nadir köylerden biridir. Köyün temel geçim kaynağı balıkçılıktır. İstanbul’un balık ihtiyacının bir kısmı buradan karşılanır. Hayvancılık ve son yıllarda artan turizm (kahvaltı ve balık restoranları) diğer gelir kaynaklarıdır. Köy halkının büyük bir kısmını, özellikle 1970’li yıllarda Trabzon’un Sürmene ilçesinden göç edenler oluşturmaktadır. Bu durum, köyde Karadeniz kültürünün (mutfak, sosyal alışkanlıklar) baskın olmasını sağlamıştır. SİT alanı statüsünde olması nedeniyle köyde yeni yapılaşmaya izin verilmemekte, bu da yerleşimin özgün dokusunu korumasına yardımcı olmaktadır.

Köy, hafta sonları özellikle kahvaltı mekanları ve taze deniz ürünleri sunan restoranları nedeniyle İstanbullular için popüler bir kaçış noktasıdır. Ayrıca köyde “Hacı Suyu” olarak bilinen yumuşak içimli bir su kaynağı da yerel bir değer olarak bilinir.

24 Ağustos 2014 Pazar, Garipçe, Sarıyer…

Yıl 2014, aylardan ağustosun yirmi dördü… Sıcak bir pazar günü güneş göğün en tepesinde parlarken, adımlarımız bizi Sarıyer’in bağrından kalkarak 8 km uzaklıktaki, yedi kız kardeşin (köyün) sekizincisi olan saklı bir yurda, Garipçe Köyü’ne doğru sürüklüyordu.

Sarıyer’den yola çıkıp Rumelifeneri’nin dik yokuşlarına vurduğumuzda, Koç Üniversitesi’nin ulu binaları selam durdu ardımızda. Demir atımızla rampaları tırmandıkça, sanki yeryüzünden kopup göğün katlarına, Boğaziçi’nin damına yükseliyorduk. Karşımızda beliren manzara, fânilerin “Cennetten bir köşe” dedikleri türden ilahi bir ihtişamdı.

Burası sadece toprak değil, yeryüzünün en büyük göç yollarından biriydi. Gökyüzü; yüz binlerce su kuşunun, pençeli yırtıcıların ve nağmeli ötücülerin göç mevsiminde kanat çırptığı bir savaş alanı, bir şölen yeriydi. Sağımız ve solumuz; sahilçamları, karaçamlar ve asırlık meşelerle örülü devasa bir zırh gibi kuşanmıştı yamaçları. Arabamızın camlarını indirdiğimizde içeri dolan o keskin çam kokusu, yıllar önce Marmaris’ten Datça’ya giden kervanların hissettiği o kadim sarhoşluğun aynısıydı.

Ormanın derinliklerinden sıyrılıp, Boğaz’ın sırtlarından sahile doğru kıvrılan patikaları indik ve nihayet köye ulaştık. Sessiz ve sakin olduğu rivayet edilen Garipçe, o yaz gününde adeta bir mahşer yerini, bir ana baba gününü andırıyordu. Seyyahların arabaları rastgele dizilmiş, yollar tıkanmıştı; valelerin hükmettiği paralı otoparklar olmasa, bu kalabalıkta at koşturmak imkansızdı.

Garipçe, iki ulu tepenin arasına, bir kartalın avucu gibi sığınmış topu topu 105 haneli küçük bir balıkçı beyliğiydi. Tepelere çıkıp aşağı baktığınızda, tüm köyü tek bir bakışta görebiliyor, suların karayla yaptığı o ebedi dansı panoramik olarak seyredebiliyordunuz. Tam karşıda, Asya yakasının sınır boyu olan Poyrazköy kıyıları görünüyor, yüzlerce balıkçı teknesi omuz omuza vermiş, kıçtankara bağlanmış halde cenge hazır bekliyordu.

Köyün dar sokaklarında yürürken, tepenin üzerinde levhasız, yazısız, adeta tarihin unuttuğu bir hisar yükseldi: Garipçe Kalesi. Set tarzındaki dik merdivenleri tırmandığımda gördüğüm manzara yüreğimi burktu; zira bu ulu tarih, insanoğlunun bıraktığı çöplerle bir viraneye çevrilmişti.

Kalenin tepesinden bakınca Karadeniz’in kapısı tamamen ayaklarımızın altındaydı. Kuzeyde Rumelifeneri nöbet tutuyor, onun tam karşısında ise Asya’nın bekçisi Anadolufeneri parıldıyordu.

Eğimli ve karanlık bir koridordan kalenin kalbine doğru süzüldüm. Alt katlar zifiri karanlık, pislik içinde ve ürkütücüydü; buraya yalnız başına girmek ancak gözü pek savaşçıların harcıydı. Yine de korkuya teslim olmadım; gezdim, gördüm ve o anları fotoğraflayarak ölümsüzleştirdim.

Bu kale; Osmanlı Padişahı III. Mustafa’nın emriyle, Macar asıllı Fransız mimar Baron François de Tott tarafından, Antik Çağ’da Likyalıların Limanı denilen bu kayalıkların üzerine inşa edilmişti. Cihan harplerinde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yurt olan bu hisarın yıkılan duvarları, sonradan betonarme surlarla tahkim edilmişti. Ve bu heybetli kalenin tam karşısında, Poyrazköy Burnu’nda tıpkı kendisi gibi bir ikizi, bir gözcü kardeşi daha vard

Kalenin hemen dibinde, yaya yolu bile olmayan uçurumlara evler kurulmuştu; şimdilerde çoğu metruk, kaderine terk edilmiş hayalet yapılardı. Köyün merkezinde ise 1941 yılında inşa edilen ve zaman içinde iki büyük onarım görerek ayakta kalan Yeni Cami yükseliyordu.

Kalenin en yüksek burcuna çıkıp ufka baktığımda, devasa demir kuleleri gördüm: Üçüncü Boğaziçi Köprüsü’nün heybetli ayakları göğe yükseliyordu. Bir yanda Garipçe’nin burcu, tam karşıda Poyrazköy’ün sırtı… İki yakayı birleştiren bu devasa köprü, tarihin ve geleceğin kesişim noktası gibiydi.

Garipçe; doğanın cömertliği ile tarihin yalnızlığının harmanlandığı, Boğaz’ın en vahşi ve en duru köşesidir. Kalenin dehlizlerindeki o hüzne ve tiksintiye rağmen, çam kokulu rüzgarı ciğerlerinize çekip köprünün ayaklarından batan güneşi izlediğinizde anlarsınız ki: Bu topraklar, üzerine çöken tüm toza ve dumana rağmen hâlâ krallara layık bir tacı başında taşımaktadır…

Bir cevap yazın