Yeşil ile dağın, su ile toprağın kader birliği ettiği o kadim coğrafyada; Şumnu’dan süzülen yolların kavşağında, 21 köyü bir ana şefkatiyle kucağında taşıyan devasa bir çanak gibi uzanıyordu Gerlova Ovası ya da Havzası.
Kuzeydoğu Bulgaristan’da, Deliormanın komşusu Tozluk’la el sıkıştığı, bu efsunlu iki havzanın hemen yanı başında ise heybetiyle göğü yaran, sık ormanlarıyla sırdaş, zengin bitki örtüsüyle bereketli bir dev yükselir: Sakar Balkan.
Bağrında sakladığı derin mağaraları ve sır dolu doğal oluşumlarıyla Sakar Balkan, yalnızca coğrafi bir kütle değil; asırlar boyu bu topraklara kök salmış Türk insanının sığınağı, kıblesi ve hafızasıdır. Şumnu’dan, Kardeşköy’den ya da Karagözler’den başını kaldırıp bakan her göz, penceresinde bu mağrur dağı görür. Gurbete düşenlerin hüzünlü manilerinde, maziye özlem duyanların rüyalarında vatan fikri, Sakar Balkan’ın siluetiyle ete kemiğe bürünür.
Demiş ve konuşmasını sürdürüyordu Bilge Halil Dedem; ” Bak Mehmet, Sakat Balkanla bizim aramızdaki bağ öyle sıradan bir köylülük bağı değildir. Bu dağ ile bu toprağın insanı arasında yazısız, ama ezelden beri süregelen antlaşma öyle köklüdür ki… Karagözler ve çevre köylerin insanı dağın tek bir yaprağına zarar gelsin istemez, onun koruyuculuğunu öz evladı gibi üstlenir.
Devlet bile bildi bu kadim bağı. Bulgar yetkililer, o sık ve gür ormanları yangından, talandan, vicdansız baltadan sakınmak üzere tuttu, ailelere zimmetledi. Dağın belli bölgesi her ailenin namusu sayıldı. Köylü dağını gözü gibi sakınır, gece gündüz gözetler, yangına göğsünü siper eder; dağ da bu sadakati karşılıksız bırakmaz, cömertçe kucağını açar…”
Dedikten sonra Dedem hafifçe tebessüm etmişti; o tebessümde kış günlerinin o sıcak çıtırtıları, fırından çıkan ekmeğin kokusu vardı.
”Karşılıklı bir vefadır bu Mehmed’im. Sen dağı korursun; dağ da o cömert koynundan her aileye nasibini verir. Kışın zemherisinde kuzinede çıtır çıtır yakasın diye odununu verir, fırınında ekmeğini ve böreklerini pişiresin, düğününde aşını, kazanlarını kaynatasın diye bereketiyle kucaklar seni.”
Sakar Balkan’ın koynunda, Gerlova’nın kalbinde yer alan Karagözler ise suyun bereketine gark olmuş talihli bir köydür. Karstik kayalıkların ve gür ormanların süzdüğü kar ve yağmur suları, dağın eteklerinden kristal berraklığında pınarlar olarak fışkırır.
Ormanların derinliklerinden doğup yamaçlardan aşağı neşeyle çağlayan bu derelerden biri, Karagözler’i Aşağı ve Yukarı Mahalle olarak ikiye böler, köyün içinden bir hayat çizgisi gibi geçer. Sonra o dereler birleşir, Gerlova’nın doğusuna doğru süzülerek Karadeniz’e varan kutlu akarsuya, Kamçı Suyu’na dönüşür.
Dağlardan taşıdığı zengin alüvyonlarla ovayı, Kuzeydoğu Bulgaristan’ın en verimli toprağına çeviren Kamçı Suyu, yaşamın bizzat kendisidir. Tütün tarlalarının yeşermesi, çilek bahçelerinin kokusu, meraların bereketi onun taşıdığı neme bağlıdır.
Yaz sıcaklarında köylünün serinlediği, sığırların sulandığı, tarihi su değirmenlerinin çarklarını döndüren hep bu nehir olmuştur. Mahallelerin köşe başlarındaki sebil taş çeşmelerden buz gibi sular akarken, kadınlar pınar başlarında sohbet eder, bahçelerdeki taş örme kuyulardan çekilen buz gibi sularla çaylar demlenir.
Ve tüm bu hayatın üstünde, Sakar Balkan’ın en yüksek ve ferah noktası olan Çıplak Tepe durur. Adını kayalık ve seyrek örtüsünden alan bu zirveye çıkıldığında, Gerlova Ovası dev bir kumaş mozaik gibi ayaklar altına serilir.
Yeşil ile sarının her tonuna bürünen tarlalar, tütün bahçeleri ve aralara serpiştirilmiş kırmızı kiremitli evleriyle Karagözler, yukarıdan bakıldığında huzurlu bir doğa tablosunu andırır.
Ovanın tam ortasında Kamçı Suyu ve onun kucağında parıldayan Tişa Baraj Gölü, güneşin açısına göre maviden yeşile dönen bir gümüş şerit gibi parıldar.
Sert rüzgarın yüzü okşadığı Çıplak Tepe’de durup aşağıya bakmak; toprağın, suyun ve insan emeğinin yoğrulduğu o dingin cennetin tarihsel derinliğini iliklere kadar hissetmek demektir.

Mehmet Akıncı
Gerlova’nın bereketi, Sakar Balkan’ın haşmeti ve Kamçı Suyu’nun hayati akışı… Halil Dede’nin anlatımıyla derinleşen bu metin; coğrafyayı sadece bir mekân olarak değil, insanla bütünleşmiş canlı bir “hafıza ve vefa mekânı” olarak mükemmel bir biçimde tasvir ediyor.
Mehmet Akıncı
İlk metindeki o doğum anının hüznü ve direnci, bu ikinci metinde köklerin, dağla yapılan o yazısız sadakat antlaşmasının ve toprağın kadim kimliğinin tasviriyle tamamlanıyor.
Özellikle halkın dağı koruması karşılığında dağın cömertliğini sunması ve “namus sayılan orman parçaları” detayı, coğrafya-insan ilişkisini edebî bir zirveye taşıyor.