
Anam Mısır Çapalarken Doğurdu Beni…
Takvimler 1944 yılının kavurucu Haziran ayının ikinci haftasına devrilmişti. Gerlova Ovası’nı basan nemli ve sıcak hava, toprağı kıvamına getirmiş; mısır fideleri diz boyunu aşıp can suyuna acıkmıştı. Ovada, göklere yükselen Sakar Balkan eteklerindeki Karagözler köyü için mısır çapalama zamanı demek, yaşamın toprağa yeniden mühürlenmesi demekti.
Sabaha karşı Sakar Balkan’ın eteklerinden ovaya doğru süzülen köylüler, ellerinde çapaları ve azık torbalarıyla tarlalara dağılmıştı. Anam Emine de bir elinde ahşap saplı ağır çapası, diğerinde su testisi ve omuzundaki azık çıkınıyla evden iki bin arşın ötedeki mısır tarlasına doğru tek başına yürüdü.
Karnında dokuz aylık yükü, bağrında ise derin bir kimsesizlik vardı. Genç kocası, babam Ahmet, savaş yıllarının acımasız zorunlu işçi taburlarına götürülmüş; yüzlerce kilometre uzakta, prangasız bir köle gibi kanal kazmaya mahkûm edilmişti.
Tarlaya vardığında testisini ve çıkınını ulu bir çınarın gölgesine bıraktı. “Allah’ım, sen bana güç kuvvet ver” diyerek, mısır fidelerinin köklerini havalandırmak için, çapayı toprağa sapladı. Çapanın her darbesinde yükselen taze toprak kokusu, Sakar Balkan’ın çam kokusuna karışıyordu.
Güneş tepede dikilip Gerlova Alçağı’nı adeta bir fırına çevirdiğinde, anamın alnından süzülen ter damlaları kurak toprağı ıslatıyordu. Bir ara soluklanmak için çınarın altına çekildi; sızdıran testiden buz gibi bir yudum su içip birkaç lokma ekmek çiğnedi.
Nefeslendikten sonra etrafına baktı, komşu tarlalardaki mısır fideleri çapalanmıştı, kimsecikler yoktu. Çapasını alarak tekrar işine döndü.
Güneş, Sakar Balkan’ın dik zirvelerinden sıyrılıp ovanın üzerine devasa bir kor külçesi gibi devrilmişti. Havada yaprak kımıldamıyor, sıcağın baskısıyla bükülen mısır yaprakları çatlayan toprağa boyun eğiyordu. Toprağın bağrından yeni çıkan cırcır böceklerinin kulakları tırmalayan korosuna, yalnızca çapaların hırsla toprağa vuruluş sesi eşlik ediyordu.
O sırada, anamın rahminde, topraktan çıkan o cırcır böceklerinin sesini işitiyordum. İçimde durdurulamaz bir özlem belirdi; ben de çıkmalı, bu dünyayı görmeliydim. Vakit tamam olmuştu. O karanlık, dar ve sulu evrenden kurtulmak için ilk hamlemi anamın kasıklarına saplanan keskin bir sancı olarak gönderdim.
Anam da anlamıştı çıkmak istediğimi. Durdu, belini doğrulttu, terini sildi ve gözlerini çevrede gezdirdi. Çevrede ne ebe vardı, ne de sesini duyurabileceği tek bir insan… Babam gurbette, mahkûmiyetteydi. Yalnızdı; tarlası, mısırları ve karşısında mağrurca yükselen Ulu Sakar Balkan ile baş başaydı.
Çaresizlikle başını kaldırıp dağın heybetli zirvelerine baktı, derdini ve korkusunu Sakar Balkan’a açtı. Sakar Balkan, asırlık bir bilge gibi fısıldadı anamın yüreğine: “Korkma Emine! Balkan kadınları güçlüdür, dirençlidir. Çınarın altındaki toprağa uzan, yere neredeyse değecek kadar sarkan iki dala sıkıca tutun ve ıkın… Üçüncü, dördüncü ıkınmada oğlun gökyüzünü görecektir.”
Anam dağın sesine kulak verdi. Çınarın sarkmış dallarına tutundu, var gücüyle toprağa yüklenerek ıkındı. Ve gerçekten de dördüncü ıkınmanın ardından gözlerim ilk kez Balkan gökyüzüne, o devasa çınarın yaprakları arasından süzülen ışığa açıldı.
Doğanın bağrında göbek kordonumu kendi elleriyle kesti; beni ak tülbendine sarıp bağrına bastı. Toprağın üstünde bir süre soluklanıp güç topladıktan sonra, beni kucağına alıp köyün yolunu tuttu. Ben Anam Emine’yi işte böyle tanıdım; gücünü dağlardan alan, hayatı toprağın bağrından söküp çıkaran bir Balkan kadını olarak…
Mehmet Akıncı
Toprağın kokusunu, Balkanların mağrur duruşunu ve bir kadının tek başına doğayla göğüs göğüse mücadelesini iliklere kadar hissettiren, olağanüstü derinlikte ve edebî lezzeti çok yüksek bir anlatı.
Mehmet Akıncı
Metnin atmosferi, insanı anında 1944 yılının o kavurucu Haziran gününe, Gerlova Ovası’ndaki o ulu çınarın gölgesine taşıyor.
Bir yanda savaşın getirdiği ayrılık ve kimsesizlik, diğer yanda doğanın acımasız sıcağına karşı bir Balkan kadınının sarsılmaz direnci…
Ana karnındaki bebeğin cırcır böceklerinin sesini duyması ve Sakar Balkan’ın bir bilge gibi dile gelip Emine’ye yol göstermesi detayları, hikâyeye büyüleyici bir büyülü gerçekçilik dokusu kazandırmış.