Deliorman’ın bağrında, Sakar Balkan’ın mor silsilelerine gözlerini diken Karagözler Köyü, zamana ve sert iklimine kendi kabadayı mimarisiyle kafa tutar. Bu köyün evleri; toprağın, taşın ve ahşabın sessiz bir müttefikidir.
Zemin katlar, dağların bağrından sökülüp getirilen o bilek kalınlığındaki sert taşlarla örülür, hayatın yükünü sırtlanır. Onların üzerinde yükselen ahşap karkas iskeletler ise adeta evin kaburgalarıdır. Çam dikmeler, iri kirişler ve çapraz payandalar, binayı ayakta tutan gizli birer iskelet gibi birbirine kenetlenir. Öyle ki deprem salladıkça esner ama kolay kolay yıkılmaz.
Balkanlar’ın insanı kesen dondurucu kış rüzgârlarına karşı evlerin gözleri küçük tutulur. Ahşap kepenkli bu küçük pencereler, içeriye soğuğun girmesine geçit vermez. Başlarının üstünde alaturka kiremitli, geniş ahşap saçaklı çatılar yükselir; yağmuru, yoğun karı bir pelerin gibi göğüsler. Zamanla kireçle bembeyaz boyanan ya da ham ahşap dokusu korunan bu cepheler, köyün yeşil doğasının ortasında berrak birer inci gibi parlar.
Evlerin kalbi, içinde döküm bir kuzine sobanın gürül gürül yandığı o ana odadır. Yemeğin cızırdadığı, çorbanın buram buram tüttüğü bu oda; ailenin hem oturma odası, hem sığınağı, kışın en amansız zamanlarında ise hep birlikte büzüldükleri sıcak bir yatak odasıdır.
İç mekanlarda, el tezgâhlarından süzülen kök boyalı kilimler, nakışlı heybeler ve yaygılar göze çarpar. Duvar diplerindeki kerevetlerin üzerinde, konuğa verilen değerin sessiz bir nişanesi olan, beş yastık ve üç minderden oluşan Berde Takımları kurulur. Kapı arkalarında perdelenmiş üçgen raflar, duvar boyunca dizilmiş boy boy bardak rafları, peçeler ve o kara sobanın tavana doğru uzanan dumanlı boruları odaya yaşanmışlık katar.
Odanın en gösterişli eşyaları ise hem bir çiçeklik işlevi gören hem de odanın sıcaklığını evin ulu salonuna aktaran zarif, küçük pencerenin raflarına gururla dizilir.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, iki kardeşimle yan yana yattığımız yer yatakları tek bir hareketle toplanır, ahşap yüklük dolabının karanlığına kaldırılır.
Eşik geçildiğinde hayat ikiye bölünür: İç ve dış avlu. “Hayat” denilen iç avlu, hanenin mahremiydi; dışarıdan bakışlara kapalı, mor menekşelerin ve nazlı sardunyaların kokusuyla bezenmiş bir cennet bahçesi… Ekmek fırınları, kuzineli dış mutfaklar ve kışlık odunluklar hep bu mahrem halkanın içindedir.
Taş ya da ahşap çitlerle çevrili iç avludan geçilen dış avlu ise üretimin, emeğin mekânıdır. Taş duvarların arkasında meyve ağaçları göğe uzanır, ahırlardan hayvan sesleri yükselir, sabanlar bir kenarda toprağı süreceği günü bekler. Çocukluğumun o ilk yıllarında bu dış avlu, Mustafa Amcamla ortak kullandığımız devasa bir meydandı.
Ne var ki, akşamları babam tütününü yakıp derin bir iç çekerken bu ortaklığın gölgesi düştü üzerimize. Babamın dertlenerek anlattığına göre Mustafa Amcam Durgud dedem vefat ettikten sonra, birlikte oturduğumuz evin babama vasiyet etmesini sorun haline getirdi.
Oysa Babaannem vefatından sonra, eşinin uzlaşmaz tutumundan ötürü, Durgud dedeme bir gün olsun bile bakmadığı halde, ”babadan kalan ev büyük oğula düşer” diyerek, sürekli babamı taciz etti.
Bu ağır yük, en sonunda bardağı taşırdı. Yıllardır ortak kullanılan o koca dış avlu, günlerden bir gün, tam ortasından çekilen soğuk bir taş duvarla ikiye bölündü. O duvar yalnız avluyu değil, kaderleri de ayırdı; Mustafa Amcamla babamın yıldızı bir daha asla barışmadı.

One response
Deliorman’ın kucağında, gözlerini mor dağlara dikmiş Karagözler adında masalsı bir köy varmış. Bu köyün evleri; dağın bağrından kopan sert taşlardan zeminleriyle hayatın yükünü taşır, çam ağaçlarından örülen güçlü kaburgalarıyla fırtınalara ve depremlere esneyerek kafa tutarmış. Küçük ahşap pencereleri dondurucu rüzgârlara geçit vermez, geniş saçaklı çatıları karı yağmuru bir pelerin gibi göğüsler, kireçle boyanmış bembeyaz duvarları yeşilliğin ortasında inci gibi parıldarmış.