Köyümüzdeki herkesin köklerini bilen Halil Dedemin anlattıklarına göre babam Ahmet; Deli Durgud olarak bilinen Büyükbabam Mustafa Durgud Ailesi’nin üçüncü çocuğu olarak, 1924 yılının ilkbaharında, anası Hatice’nin kucağında, esmer ve karayağız bir çocuk olarak dünyaya gözlerini açtı.
Önünde; 4 yaşındaki ağabeyi Mustafa ile 5 yaşındaki ablası Mürüvvet vardı. Böylece, beş kişilik bir Mustafa Durgud Ailesi oluştu.
Günler günleri kovaladı. Ahmet’in nüfus kütüklerinin sarı sayfalarında yer alması gerekiyordu. Erkeklerin soyadları, atalarının adı koruyucu bir kalkan gibi adlarının sonuna eklenir, geçmişin mirasını gururla omuzlarında taşırlardı.
Ahmet’in de, babası Mustafa Durgud’un adı kendine soyadı eklenince, zamanın yıprattığı nüfus kütüklerinin sarı, tozlu sayfalarına “Ahmet Mustafa Durgud” olarak mühürlendi. O mühür; sadece mürekkeple atılmış bir isim değil, toprağa, geçmişe ve kimliğe vurulmuş kırılmaz bir bağdı.
Ahmet Mustafa Durgud 14 yaşında Anası Hatice Durgud’u kaybetti. Bundan en çok etkilenen babası Mustafa Durgud oldu. Yas dönemi sona erdikten sonra, hayata küsmüş ve elden ayaktan düşmüş bir hale geldi.
Rızası dışında evlenen, adını bile anmak istemediği kızı Mürüvvet ve oğlu Mustafa da, karısının olumsuz tavrından ötürü uzak durunca, 14 yaşındaki Ahmet babasıyla bir başına kaldı.
Tevekkül sahibiydi babam Ahmet. Gelişmelerin her zaman kendi kontrolünde olmadığını bildi, gereksiz kaygı ve panikten uzak durdu. Deli Durgud olarak bilinen, babası Mustafa Durdud’un adeta gölgesi, yürüyen ayağı oldu.
Sabaha karşı toprağa düşen çiğde tarlaları sürdü, ekti, biçti ve hasadını kaldırdı. Sızlanmadan, kimseye sitem etmeden bütün görevleri yerine getirdi babasına karşı.
1943 yılında, Bilge dedemin kızı anam Emine ile hayatını birleştirdiğinde, omuzlarındaki ağır yükün bir bölümünü genç karısına bıraktı. O da büyük bir hürmet gösterdi kayınpederine, eli ve ayağı olmaya özen gösterdi. Mustafa Durgud Dedem de bu yaklaşıma kayıtsız kalmadı, Emine’yi öz kızı gibi bağrına bastı.
Giderek iyice elden ayaktan düşen Durgud dedem, evliliklerinin beşinci ayında bu dünyadan ayrıldı. Anasından sonra babasını da kaybeden babam Ahmet, ”Allahım, elden ayaktan düşen Durgud babamın daha fazla ızdırap çekmesini istememiş ki Cennetine aldı” diyerek teselli buldu. Uzun bir süre Büyükbabamın yasını tuttuktan sonra, inançlarına ve Aşağı mahalledeki Büyük Aileme tutundu.
Çalışmayı yeryüzündeki en büyük ibadet sayardı babam Ahmet. Kul hakkı ve haramdan, Cehennemden kaçınır gibi, korkardı.
Dur durak bilmeyen yapısıyla benim gözümde, toprağın bağrında iz bırakan bir “atom karıncaydı.” En karanlık, en çıkmaz durumlardan bile, metaneti ve aklıyla en hayırlı sonuçları çıkarırdı. Onun bu bitmek bilmeyen azminden el almış olmalıyım ki, ben de en zor anlardan hep olumlu bir sonuçla sıyrılmayı öğrenecektim zamanma.
Evinin ihtiyaçları her şeyden önce gelse de, iş kendine geldiğinde son derece cimri davranırdı; evlatlarının nafakasından eksilir endişesiyle kahvehaneye gidip bir bardak çay dahi içmezdi.
Herkese nezaketle davranır; kimseyi kötülemez, ötelemezdi. “Bir başkasını kötüleyerek ve öteleyerek daha iyi olunmaz oğul…” derdi hep. Bu sözünü ömrüm boyunca kendime rehber edinecektim.
Bulgar yönetiminin asimilasyon politikalarıyla Türkçe okullar teker teker kapatılınca babamın okuma yazma hakkı elinden alınmıştı, ama pes etmedi. Yaz aylarında gönderildiği üç yıllık zorunlu çalışma taburlarının gaz lambası kokan yorgun akşamlarında, kader arkadaşlarından adını yazmayı ve imza atmayı öğrendi.
Zamanla, eksik harflerle de olsa gurbetten sıla mektupları yazacak kadar ilerletti okumasını. Her satırında eksik bir harf, ama tamamlanmış kocaman bir yürek vardı.
Yeterince okuyup yazamamanın burukluğunu yaşadığından, kurtuluşun yalnızca eğitimden geçtiğine yürekten inanmıştı. Çocuklarının Karagözler’de eğitim alamayacaklarını bildiğinden, Anavatana göçün zorunlu olduğuna inanmıştı, ki Anavatan’a göçtükten sonra çocuklarını okur yazar yapmaya and içti.
Evlatlarının geleceği, inancı ve kimliği için, doğup büyüdüğü topraklara veda etme kararı alınca, yakın çevresine bunu anlatarak, yasal hazırlıkların başlamasına önayak olacaktı.

No responses yet