Categories:

İnsanlığın geçmişini okuma yazmayla değil; kulaktan kulağa aktarılan canlı, dinamik anlatılarla korunduğu o çağlarda Halil Dedem, köklerimizin koruyucusu olmuştu. 

Karagözler’in geçmişini, hemen ötedeki Virbitsa’yı, Şumnu’yu, Çarlar Şehri Preslav’ı ve bu mistik Balkan coğrafyasının varoluş mücadelesini hep onun dizinin dibinde dinledim. Onun canlı sesi, zamanla biçim değiştiren ama hiç ölmeyen canlı bir hafızaydı.

Bilginin kağıda değil, kuşaktan kuşağa aktarılan zihinsel ritimlere, kafiyelere ve kalıplara işlendiği sistemin koruyuculara ”Sözlü Tarih Muhafızı”,yazının yokluğunda kolektif kimliği diri tutan ve arşiv görevini tek başına üstlenen kişilere ”Hafıza Taşıyıcısı” denirdi.

Destanları yazılı bir metne dayanmadan ezberden okuyan, şehir şehir gezerek, Antik Yunanın ortak mitoloji ve tarihini aktaran Homeros gibi ozanlar, Batı Afrika topluluklarında “yürüyen kütüphane” olarak kabul edilen en belirgin gruptu. 

Ozanlar; bir köyün tüm soy kütüğünü, kralların tarihlerini, sözleşmeleri ve geleneksel hukuku zihninde korurdu. Ozanlar; Sadece şair değil; boy boy destanları, geçmişte yaşanan savaşları, göçleri ve bilgece öğütleri ezberinde tutan toplumsal hafıza muhafızlarıydı.

Benim gözümde Halil dedem de ”Hafıza Taşıyıcı” idi, ki ben O’na ”Canlı Kitaplık” adını takmıştım. Benim ilk öğretmenimdi. Saçma sapan da olsa, sorduğum her soruya yanıt bulur, zihinsel yönden yetişmemi sağladı.

Yıllar sonra, kader bizi Anavatan’a savurup Türkiye’de ilkokul sırasına oturduğumuzda; babam, Halil Dedemden devraldığı o sözlü meşaleyi yakmaya devam edecekti.   Ve biz, bir derenin kenarında yeşeren o büyük ailenin, göç yollarında kaybolmayan hikayesini onun sesinden geleceğe taşımayı sürdürecektik.

Tags:

No responses yet

Bir cevap yazın

Kategoriler