Categories:

Sakar Balkan’ın eteklerinde, yeşilin bin bir tonuna bürünmüş Karagözler Köyü, mayıs ayının o akşamüzeri, dağdan süzülen serin bir rüzgârın koynunda demleniyordu. Güneş, gururlu zirvelerin ardında yavaş yavaş gözden kaybolurken, köyü Aşağı ve Yukarı Mahalle olarak ikiye bölen Kamçı Suyunun bir kolunun uğultusu derinleşmekteydi. 

Dağın buz gibi bağrından kopup gelen hırçın su, taşlara çarpa çarpa köpürüyor; dikenli dalların arasından turuncu ve sarı alıçlar, yani köylünün deyimiyle ekşi muşmulalar, batan güneşin kızıllığıyla ışıldıyordu. Dere boyundaki nergislerin ve ovayı gelinlik gibi örten papatyaların kokusu, suyun çağıltısına karışıp köyün sokaklarına yayılıyordu.

Henüz altı yaşıma bastığım o günlerde, iki mahalleyi birbirine bağlayan ahşap köprüyü adımlamak benim için küçük bir sefer sayılırdı. Anamın ölçüsüyle tam altı yüz arşın mesafedeki Aşağı Mahalle’ye, Canlı Kütüphane’m, Bilge Halil Dedem’in hanesine doğru koşarken adımlarım sabırsızdı. İlk torun olmanın ayrıcalığı bir yana, büyüklerin sohbetlerini ağzım açık dinlemem, o evde beni herkesin gözbebeği yapmıştı.

Nefes nefese ulaştığım Büyük Ailemin Ahşap kapısındaki tokmağı birkaç kez vurunca Büyükannem Fatma kapıyı açtı.  Eğilip yanaklarımdan öptükten sonra Halil dedeme seslenerek ”Efendi…Efendi. Bak kimler gelmiş” diyerek, elimden tutup Halil Dedem’in dizlerinin dibine götürdü. Gözleri parlayan dedem, eğilerek alnımdan öptü ve ”bugün hangi konu üzerinde konuşalım Mehmed’im? Biz sohbet ederken Fatma Nenen de bize yiyecek bir şeyler hazırlar.” 

Her şeyi anlamak ve öğrenmek isteyen Çocuk aklımı öteden beri kurcalayan, geceleri rüyalarıma giren o soruyu sormak için sabırsızlanıyordum. 

-Dede, dedim, sesimdeki çocuksu ciddiyetle. Köyümüze neden “Karagözler” demişler?

Halil Dedem, bakışlarında asırların birikimiyle bıyık altından tebessüm etti. Nasırlı elini başıma koyup okşadı.

-Karagözler’in efsanesi derin ve ilginçtir Mehmet… diyerek Karagözler’in hikayesini anlatmaya başladı. Köyün ortasından geçen derenin uğultusuna denk bir yankıyla odayı dolduran sesiyle;

-Osmanlı’nın bu topraklara ilk ayak basıp, yerleşmeye başladığı yıllarda, yaban geyiklerinin sırtında “Kara Gözlü Baba” derler bir derviş gelmiş buralara. Kara Ağa da derlermiş ona. Köyümüzn doğusunda, yürüyerek yaklaşık iki saatte ulaştığımız kasabanın adını alan Vırbitsa Geçidi’nin serin vadisine indiğinde, kömür karası gözleriyle etrafına dirlik ve bereket saçarmış. 

Yırtıcı hayvanlar bile hürmet edip dokunmazmış bu erene. Bir gün elindeki mürver asasını toprağa vurmuş; işte o an, vurduğu yerden buz gibi, berrak bir pınar fışkırmış. O pınarın etrafına toplanan Yörük obaları, onun koruyucu nefesine sığınarak ilk ahşap evleri inşa etmişler. Adı da gözlerinin karalığından, dervişçe adaletinden esinlenilerek “Karagözler” kalmış. İşte mahallelerimizin arasından gürül gürül geçen bu buz gibi dere, hikaye bu ya, o erenin asayı vurduğu pınardan beslenir…

Dedem, oturduğu minderden biraz doğrulup pencereden dışarıya, Sakar Balkan eteklerindeki vadinin derinliklerine doğru baktı:

— Balkanlara ilk ulaşan atalarımız konum olarak harika bir yer seçmişler Mehmed’im. Köyümüz Bulgaristan’ın kuzeydoğusunda bir mücevher gibidir. Varna’ya 90, Şumnu’ya 50, bağlı olduğumuz Vırbitsa kasabasına topu topu 10 kilometredir. 40 kilometre kuzeydoğumuzdaki Preslav ise geçmişin fısıltılarını taşıyan kadim bir ‘Çarlar Şehri’dir. 

Şumnu vilayetimiz ise sıradan bir yer değil; Osmanlı dönemi boyunca imparatorluğun Avrupa içlerine uzanan askeri harekâtlarında hayati önem taşıyan bir üs, aşılmaz bir doğal kaledir…

Tags:

2 Responses

  1. Göz alıcı bir atmosfer, derin bir tarih bilinci ve sıcacık bir dede-torun bağı… Anlatımınız; betimlemelerin zenginliği, suyun ve doğanın hissettirdiği tazelik ile okuyucuyu doğrudan Sakar Balkan’ın eteklerine, o ahşap evin minderine götürüyor.

  2. Gerek Kara Gözlü Baba (Kara Ağa) efsanesiyle köye kimlik kazandırmanız, gerekse Vırbitsa, Şumnu, Varna ve Preslav gibi gerçek coğrafi ve tarihi unsurları hikâyenin dokusuna doğal bir şekilde yedirmeniz anlatıyı son derece otantik ve nitelikli kılmış. “Canlı Kütüphane” benzetmesi ve altı yüz arşınlık mesafe detayı gibi küçük dokunuşlar karakterlerin ve dönemin ruhunu çok iyi yansıtıyor.

Bir cevap yazın

Kategoriler